I Love My Blog

11 Mart 2013 Pazartesi

SINIRLARIN ÖTESİ...


-Bu yazım, kardeş olduklarını unutan iki ülke içindir. 
.
.
.

Saat olmuş gecenin bir yarısı… Hıçkırıklarım karışıyor gözyaşlarıma. Üzerimde anlamsız bir yorgunluk… Başımı yastığımdan kaldırmaya bile mecalim kalmamış. Kanı çekilmiş karnıma bastırdığım yumruğumun. Biraz daha yaklaşıyorum anneme doğru. Kolları sanki gelmemi beklercesine açık kalmış. Gecenin yorgunluğundanmıdır bilinmez, gözleri yarı açık.
Yavaşça sokuluyorum kollarına. Buz gibi soğuk…
Kollarını etrafıma sarmasını bekliyorum, ama yapmıyor. Göğsünden gelen “tık tık” sesleri artık kesilmiş. Tek duyabildiğim yan tarafa sarkmış kolundaki saatin sesi…Korktuğumu bildiğini biliyorum. Her akşam duyduğum silah seslerinin kesilmesini beklerken korktuğumu bilir. Kolları daima beni kucaklamak için açılmıştır. Ama bu sefer farklı olduğunu hissediyorum. Daha küçüğüm… Belki 5 belki de 6'ma yeni basmışım bilemiyorum. Gece daha bir karanlık geliyor. Sanki duvarlar daha da yaklaşmış. Yıldızlar ışıltılarını hiç bulamayacaklarını anlayıp küsmüşler geceye. Güneş ise sadece sabah kendini gösterebiliyor sislerin ardından.
 Gölgelerde oynaşan canavarlardan birinin üzerime saldıracağını hissetmişçesine anneme biraz daha sokuluyorum. Ne olursa olsun o beni korur. Biliyorum.
Gölgeler mum ışığında kıpraşıyor. 1 haftadır kesik olan elektrikler hala gelmediği için gece lambasını kullanamıyoruz. Annemin söylediğine göre kötü adamlar burayı terkedesiye kadar ışıklar olmayacakmış. Geceleri yatmadan önce tanrıya yalvarıyorum kötü adamları götürmesi için. Umarım beni duyuyordur.
Kardeşim yanıma gelip kolumdan çekiştiriyor. Mi Hi. Benden  3 ya da 4 yaş daha büyük.
“Su Eun artık gitmeliyiz.” diye fısıldıyor. İri gözlerine dolan yaşlar, yavaşça yanaklarına dökülüyor. Ben de ağlıyorum. Ablam ne zaman ağlasa ben de ağlarım çünkü.
“Babamız bizi dışarıda bekliyor Su Eun.” diye sesleniyor. Fakat annemi bırakmaya niyetli değilim.
“Annem de gelsin Mi Hi. Onu uyandırmalıyız.” diyorum ve kollarımı annemin boynuna doluyorum.
Mi Hi ısrarcı bir iç çekişle koşmaya başlıyor. Merdivenlere çarpan kırmızı ayakkabılarını hayal edebiliyorum. Babamızın yılbaşında aldığı ayakkabı yüzünden çok kavga etmiştik. Hatta Mi Hi'ye ilk defa o zaman yumruk atmıştım. Annem beni azarlayınca da sandalyeye çöküp ağlamıştım. Aynılarından bana da almışlardı fakat bir haftalık yalvarışın sonunda.
“Su Eun buraya gel.” diyor ve kollarını açıyor babam. Daldığım hayallerden zorlukla sıyrılıyorum. Annemin soğuk kollarından ayrılıp babama sarılıyorum. “Annem de bizimle gelsin baba.” diye yalvarıyorum fakat babam başını iki yana sallıyor. Onun da gözleri yaşlanmış. Babamı ilk defa ağlarken o zaman görüyorum.
“Annen şimdi gelemez bebeğim. Biz gitmeliyiz.” diyor ve elimi tutması için Mi Hi'ye uzatıyor.
“Kardeşini arabaya götür Mi Hi.” diye emir verdikten sonra anneme dönüyor. Cılız bir ses duyuyorum. Sanırım Mi Hi'den. “Annem cennette mi baba?” diyor ve merdivenlere doğru bir adım atmadan önce duraksıyor. Babamın hızla kafa salladığı anı hatırlıyorum. Ellerini yüzüne kapatıyor.
“Mi Hi kardeşini çabuk çıkar buradan.”
Mi Hi beni sürükleyerek arabamıza götürüyor. Arka kapıyı açıp biniyor ve beni de sürüklüyor. Kapıyı kapatıp eğilmemi emrediyor. Dediğini yapıyorum. Genelde onu pek dinlemem ama içimdeki ses susmamı söylüyor.
Babamın arabaya bindiğini araba çalışasıya kadar anlamıyorum. Hızla arabayı sürerken annemin uyarıları geliyor aklıma. “Baba yavaşlamalısın.” diyorum ve Mi Hi'ye sarılıyorum.
“Hayır bebeğim. Gideceğimiz yere çabuk ulaşmalıyız.”
Denizin önünde duruyor sonunda. Sanki asırlardır arabadaymışız gibi hissediyorum. Ellerimizden tutuyor ve koşarak bir amcanın yanına gidiyor.
Amcayla bir şeyler konuştuktan sonra eğilip alınlarımızdan öpüyor.
“Bu amcanın adı Tae Jun. Onunla şu tekneye bineceksiniz ve yarın sabah yanınıza geleceğim. Bu yüzden uslu durmalısınız. Mi Hi. Şunu al.”
Mi Hi'nin avuçlarına bir kolye ucu bırakıyor. Sonra dikkatlice Mi Hi'nin gözlerine bakıyor. “Bunu saklayacağına bana söz vermelisin Mi Hi.”
Mi Hi hızla başını sallıyor. “Saklayacağım baba. Söz veriyorum.”
Ve babam bizi bırakıyor. El sallamadan ya da hoşça kal demeden. Sadece gidiyor. Annem gibi o da gidiyor.


Biz savaşın çocuklarıyız. Acının barındığı, kardeşliğin boynunu büküp kaybolmaya mecbur olduğu bir ülkenin çocuklarıyız. Kardeşin kardeşe silah çektiği, amcasını, dayısını öldürdüğü bir ülkenin çocuklarıyız. Ne körüz ne de sağır. Ellerimize tutuşturulan bıçaklar köreltmiş duygularımızı.
Nice akrabalarımızı kaybetmişiz sınırların ötesinde. Niceleri akraba olmuş, dertlerimizi unutmak için sarmalamışlar yüreklerimizi.
6 yaşındaki çocuğa düşüyor annesinin cansız bedenini sarmak kollarıyla. Ne zaman bitecek diye haykıramıyor. Bilmiyor çünkü her sabah onu öpücüklerle uyandıran annesinin o sabah son kez öptüğünü.
Bu mudur medeniyet? Eğer silah yöneltmekse akrabalara… Bırakın medeniyet uğramasın civarımıza.
Sınırın iki ucunda kalan akrabalar hiç buluşamayacaksa bir daha, istemiyorum medeniyet. Ben çocukluğumu istiyorum. Belki de birdaha hiç kavuşamayacağım annemi, babamı istiyorum.

0 yorum:

Yorum Gönder