I Love My Blog

10 Haziran 2013 Pazartesi

SEN~

SEN

Göğsümün sol köşesinde anlamlandıramadığım bir sızı, beynimin içinde asla susmayacağını düşündüğüm fısıltılar, etrafımda dönen karanlık gölgelerle sarmalanmış, çok küçükken tüm renklerinin ipini kesip gökyüzüne uçmasına izin vermiş sade hayatım...

Kalbimin atışlarındaki ritimsizlik; kahve fincanımın dibinde kalmış, asla içmeyi başaramadığım şeker taneleri…

Gökyüzünden düşmesini beklediğim ilk yağmur, ilk yağmurun ardından delicesine özlediğim güneş, masmavi gökyüzünde utangaç bir şekilde renklerini dalgalandıran, küçükken kaçırdığım renklerimin değip dağıldığı gökkuşağı…

Gözyaşlarımdan nasibini almış, mavi mürekkebiyle, dalgalanmış yazılarıyla, buruşmuş kâğıdıyla bıraktığın son mektup… 

Başımı çevirdiğimde duvar köşelerinde kendini gösteren gölgeler, güneşin değdiği yerlerde şeritler oluşturmuş toz parçacıkları...

Hem hayatımın her yerindesin, hem hiçbir yerinde… Hem hayatımın anlamısın, hem yaşamın anlamsızlığı… Hem rüyalarımın başlangıcısın, hem hayallerimin mutlu bitmekten ümidi kesmiş sonu.

Hem her şeyimsin. Hem hiçbir şeyim.

Benim için küçük bir yaz rüyası kadar huzurlu, renkli bir dondurma külahı kadar tatlı, yeni aldığım kitaplarımın kokusu kadar güzelsin.

Yaz rüyamın istemediğim sonu kadar acımasız, dondurma külahımın son parçası kadar yetersiz, kitaplarımın son sayfası kadar hüzünlüsün.

Seni sevebileceğim kadar değerli, beni sevmeyi başaramadığın kadar değersizsin.


Gidiyorum... Unutuyorum... Siliyorum seni hayatımdan…


Yeni başlangıçlar, yeni dondurmalar, yeni kitaplar alıyorum kendime artık.

Müzik çalarımı sıfırlıyorum. Tüm şarkılarımı yenileriyle takas ediyorum.


Duygularımı ördüğüm maskenin arkasına yazıyorum. Ve o maskeyi bir daha çıkarmamak üzere sensizliğe mahkûm bir hayatın üzerine takıyorum. 

Super Junior: SO I


6 Mayıs 2013 Pazartesi

Mimlenmişim.....

Öncelikle küçük balıklarım, tekrardan Merhaba! Taze bir blogger olarak pek bu dünyada dönüp bitenlerden haberim olmasa da öğrendim ki sevgili manyağım Meryem tarafından şu yazıya mimlenmişim. O zaman ben de lafı fazla uzatmadan konuya geçiş yapayım.


1.İlk İzlediğiniz Kore Dizisi Ve Dizi Hakkında Yorumunuz?



İlk izlediğim dizi Mary Stayed Out All The Night(Marry Me Mary) olmakla birlikte hala zihnimdeki tazeliğini korumasıyla da hoşuma giden dizilerdendir. Ayrıca Meryem'e de buradan bir göz kırpış yolluyorum.
Okulda bazı sorunlardan dolayı uzun bir süre sessiz bir şekilde izlediğimiz için midir bilmem başlarda pek ısınamamıştım. Jang Geun Suk'u da ilk görüşüm, itiraf edeyim. Oldukça sempatik oluşundan çok kıyafetleri beni cezbetmişti. Tabi kafası 360 derece dönen müdürü de es geçmemek lazım. Jang Geun Suk'un sesinin cazibesine kapılmamak elde değil. Bu yüzden OST'ları uzun süre dilimden düşmedi. Tarzları, davranışları, alışkanlıkları, o yumuşacık saftirik aşklarıyla beni kendisine çeken bir diziydi.

2.İlk Oppanız/Unniniz?

Marry Me Mary izleyen çoğu kız gibi JGS hayranı değilim. Olmadım. Olamadım. "Oppa" demekten nefret eden biri olduğum için kimseye oppa demedim ama kalbimin ilk prensi de KHJ'dur. Hala da telefonumda boy boy resimleri mevcuttur. Zaten bu aleme dalış yapan birinin ilk üçünde olmazsa olmazı olan bu adam eksik kalsa olmazdı.

3.Oyunculuğunu Beğendiğiniz Koreli Aktörler?

Gerçekten de bunu içten cevaplamak zor. Çünkü ne yönden bakarsam bakayım, bir ayrımcılık, bir "Sevdiğim en iyisidir."cilik var. Ve en iyi aktör sorumun cevabı her şeye rağmen Hyun Bin'imdir. Kalbimin bir zamanlarki prensi, listemin nambırvanı.
Secret Garden'daki asansör sahnesiye, pembe ceketli mektup yazarkenki haliye kendine aşık eden Hyun Bin'in üstüne kimseyi koyamıyorum hala."This is Hyun Bin!" deyip sıradaki soruyu alıyorum.

4.OST'sini En Beğendiğiniz Dizi?


Eh, söz konusu OST olunca aklıma tek gelen ismin Yesung olması şaşırtıcı olmamalı. Belki de askere gideceği içindir bilmiyorum, dün diziyi izlerken farkettim ki Yesung şarkıya giriş yaptığı anda benim yüksek perdeden ağlamaya giriş yapmam bir oluyor. Zaten diziye başlama nedenim de Yesung'un I miss you şarkısının bu diziye ait olduğunu öğrenmem. Yani eşsiz sesli prens, bu dizinin OST'unu birinci sırama koydurttu. -Paradise Ranch.-

5.İlk İzlediğiniz Anime ve Kore Filmi?


İlk animem, göz bebeğim, Itazura Na Kiss. Pamuk şekerim, sıcak çikolatam, çikolatalı sütüm. Şu anda bile hala izlemek için can attığım bir anime. Playfull Kiss'in anime versiyonu olarak bilinir. Ve tüm dizi boyunca soğuk nevale Iriya-kun kendini Playfull Kiss'in Baek Seung Jo'sundan daha kibirli biri olarak tanıtılır. Animenin sonuna kadar da bu sayede kendine bağlamıştır beni zaten.

İlk filmim ise yine bir Hyun Bin klasiği olan A millionaire's first love'dır. Ağlata ağlata öldüren, şirinliğiyle mıncırılası Hyun Bin'in muhteşemliğiyle, gençliğin kattığı karizmayı es geçmemeli, en güzel filmimdir. Öyle bir sevgilim olsun, milyonlarca borcum olsun, dedirten bir filmdir.

6.En Son İzlediğiniz Kore Dizisi?


En son izlediğim değil de hala da izlemekte olduğum Paradise Ranch(Cennet Çifliği). Bu diziye asıl başlama nedenim, göz bebeğim Yeye'nin askere gidişinden duyduğum üzüntüyü bastıramayışım ve kendimi şarkılarına vuruşum olmuştur.. Ve şarkının klibinde bana tüm şirinliğiyle gülümseyen Changmin'in de izle diye bağırışları sonucu başladım. Daha 10. bölümdeyim (Sadece 1 günde geldim. Evet gece uyumadım) ve Yesung'u her duyuşumda ağlıyorum. Changmin'in de ağlama sahneleri yardımcı olmuyor hani. 
Sonuç olarak aşık olduğum bir dizii!

7.İlk İzlediğiniz Tarihi Dizi?


Tarihi dizilerden pek hoşlanmıyorum açıkçası. Aslında ilk izlediğim Goong ama kardeşim onun tarihi olmadığı konusunda ısrarcı. Bu yüzden susuyorum.
ROOFTOP PRINCE! Micky! Öhöm... O nasıl bir tatlılıktır. İçine ne kattılar çocuk senin?
Buram buram reenkarnasyon kokan bir dizi. Ki çok severim hele de Micky baş rolse. Dizinin oyuncu kadrosu bence çok güçlü bu yüzden türünün en iyilerinden biri sayıyorum.
Rooftop Prince bence bir efsane! 

8.Tayvan, Japon Yapımlarıyla Aranız Nasıl En Sevdiğiniz Film Ve Dizilerden aklınıza gelen?


Donghae'min oynadığı Skip Beat der ve susarım.Fazla söze gerek yok bence.

9. Ne Kadar Süredir Dizi İzliyorsunuz, Bu Süre Zarfında Kaç Dizi Devirdiniz? Aklınıza İlk Gelen İzlenmeli Dediğiniz Bir Dizi?

Nereden bakarsam bakayım 3 yılı aşıyor sanırım. 9. sınıfta en yakın arkadaşımla dizi sektörüne bulaşmış olmakla beraber, 30'u aşkın dizi izlemişimdir. Ayrıca bitiremediğim dizilerimle meşhurumdur. Onları da ekle....35-36 rahat vardır.
Eğer gerçekten bu konuda iyi bir zevke sahipseniz, 
Komedi-Dram'da Secret Garden ve You're Beautiful'u önereceksinizdir. Zaten aklıma gelen ilk 2 dizi bu. Ayrım yapamadım.




















10.Sıkıldığınız Diziler?

Oy oy dağlar.Dedim ya dizi bırakmamla meşhurumdur. Yüzde 80'i sıktığındandır onların zaten.
Mesela Love Rain. Kesinlikle yaşlıların aşkının ağır bastığı bir dizi olarak benden sıkıcı damgasını yiyen ilk dizidir. The Thousand Man gayet sıkıcı bir dizi bence. Gumiho özentisi olmuş, hoş değil. Ve sonlarını beğenmeyip bıraktığım...
Marry me mary, dreamhigh 1, i miss you, i love you a thousand times, 49 days......... Ve uzar gider.....

11.Hangi Dizi Karakterine Tekme Tokat Dalmak İstediniz?




Dalmak istemek de ne kelime....Büyük falan demeden ağız burun girişmek istiyorum. Hyun Bin'in annesi nefret listemin Top 1'ine kurulmuş durumda. Nolurdu takmayaydın paraya Nappun Ahjumma!

Öldürmek dedin mi akla onun adı gelir. Yoo He Yi, Yoo He Yi Yoo He Yİ....................
You're beautiful meşhur şeytan peri Yoo He Yi. Geberesice.

12.Sonunu Beğendiğiniz ve Beğenmediğiniz Diziler?

Genelleyeyim Kore dizilerinin sonunu sevmem. Ama Secret Garden benim için bir umut, bir ışık olmuştur. Ayrıca Queen Inhyun's Man'de sonunu müthiş bitiren dizilerdendi. Onlara buradan bir tebrik çakıyorum.

13.Dizi Müzikleri Hariç İlk Dinlediğiniz Şarkı?

Arkadaşımın minicik MP4'ünden dinlediğim SS501-LoveYa

14. Sevmediğiniz Unni/Oppalar?

Bir ikisi dışında tüm Unni'lerden nefret ederim. 
Oppa'lardan... Playfull Kiss'in Bong Joon Gu'sunun büyümüş versiyonu, Rooftop'taki halinden nefret ediyorum.
Onun dışında Şimdi izlediğim dizi, Paradise Ranch'in büyülenmiş gibi baktığım oppası Yun Ho'dan da büyük bir nefretle nefret ediyorum.

15.Korece mi? Japonca mı? Çince mi?

Korece ilk önceliğim, öğrenmeyi istediğim yegane dil fakat Çince'nin telaffuzu çok çok hoşuma gidiyor (EXO-M Sağ olsun). Anime tutkum yüzünden de Japoncaya merak sardım. Korece 1, Japonca 2, Çince 3 diye sıralayabilirim.




Ve bu küçük balık size veda ederken sırasını da Çok merak ettiği bu bloğa ve bu bloğa paslıyor. Sizi mimledim pikachular..  
Beni okuyup başınızı ağrıtmama izin verdiğiniz için de ayrıca teşekkürler^^ 
Bir sonraki yazımda görüşmek üzere! 








30 Mart 2013 Cumartesi

Art of Voice. Yesung~

Ve Selca prensinin asker yolculuğu başlayacak. İnanmak istemesem de uzaylı kaplumbağa şu sıralar son şarkılarını söylemiş olabilir. Yesung gitme diyenler gibi gitme demeyeceğim. Vatani görevin bu tabii ki gideceksin. Sadece içimi dökmek istedim bu yazımda o kadar.  Sensiz grup eksik kalacak. Sahneler daha bir sessiz olacak. 2 yıl boyunca kimse belki de konserde hayranlara mikrofon uzatıp "Say oppapapa" demeyecek. 



Kiss Me Darling söylerken kalbimi yerinden çıkaramayacak. 


Konserlerdeki sakarlıklarıyla beni ağlatacak kişi iki yıl yanımda olmayacak. 


Her gün attığı tweetleri okuyup iyi olduğu için rahatça gülemeyeceğim. Havanın soğuk olduğunu onun tweetleri sayesinde anlayamayacağım. "Today is cold." tweetlerini göremeyeceğim. 


Donghae'nin her konser sonrası telefonunu açıp babasının telefonunu araması gibi gözlerim seni arayacak. Atamadığı resimleri düşünüp hüzünleneceğim.
Kkoming'e kardeş olsun diye aldığı hayvanlarının resimlerini atıp onları bizimle tanıştırmayacak bu süre içerisinde.


Yesung-ssi. Gezdiği yerlerin resimlerini gönderip üçlü paket yapıyordun ya her seferinde, ne kadar eğlensem de aslında çok sevimli bulduğumu itiraf edeceğim.






Hatta anı bırakma oyununa epey gülmüştüm. Keşke bende anılarını bırakabilseydin diye üzüldüğümü de itiraf ediyorum. 


Hatta sana kaçık dediğim için üzgünüm. Mianhae Yesung-ssi. *-*
Biliyor musun? Kkoming ve Melo'yu ne kadar kıskansam da sen onları sevdiğin için onları da seviyorum.
Bana benzediğin için mutluyum. Delisin, daima kardeşlerin için endişelenirsin, hayvanlara büyük bir sevgiyle bağlısın hatta onlar da senin kardeşlerin, garip garip dans etmeyi seviyorsun, biri mikrofonu elinden alana kadar konuşabilirsin, bazen uzaylı gibi davrandığın için üyeler sahneden kaçışsalar da seni çok seviyorlar, kaplumbağalarına aşıksın, hatta ddangkkoma yüzmeyi öğrendiğinde çok sevinmiştin... Sürekli Siwon'un dudağının üst kısmına yapışıyorsun ya o huyuna da bitiyorum. Dipnot olsun... 


Bir keresinde de programda o kadar çok konuşmuştun ki yüzde doksanını kesmek zorunda kalmışlardı :D Çok sinirlendiğin halde komiğine gitmişti. "O kadar uzun muydu ki kısalttılar?" diye çıkışmıştın.
Bir keresinde de Eunhyuk'la bilek güreşi yapmıştın sırf Eunhyuk sana hep yenildiği için üzüldüğünden. Tabii ki yine yenmiştin. Fakat hileyle yenildiğinde çok şaşırmış ve bozulmuştun.
Normalde ağlamadığın halde sana acı biber yedirdiklerinde gözünden yaşlar gelmişti de çaktırmamaya çalışmıştın. Ne de çok anın var bende kaplumbağa prensim.

Sahneye çıktığında ahtopot dansı yapıyorsun ya, kimseyi umursamadan, sadece sen olarak. Sevgim daha da artıyor. Büyüyor. Hatta seni sana anlatırken bir daha seviyorum seni.


Bunlar seni sevme sebeplerimin çok çok küçük bir kısmı. Daha yazmak istediğim o kadar çok şey var ki... Üstelik bunu görebilmeni tüm kalbimle dilerdim.
Unutma askere gitsen bile sen daima tüm ELFlerin biricik manyak oppapapası olacaksın. Minik ellerini kaldırıp "URINEUN SYUPO JUNI-OEYO!" diye bağırmasan bile bileceğiz ki tüm kalbinle yanımızdasın. 
Seni dinlerken duygulanıp ağlayacağız belki. Ya da o sesine hayran kalıp kendimizi kaptıracağız. Yani bil ki seni asla U N U T M A Y A C A Ğ I Z. Kim Jung Woon. Saranghae

11 Mart 2013 Pazartesi

SINIRLARIN ÖTESİ...


-Bu yazım, kardeş olduklarını unutan iki ülke içindir. 
.
.
.

Saat olmuş gecenin bir yarısı… Hıçkırıklarım karışıyor gözyaşlarıma. Üzerimde anlamsız bir yorgunluk… Başımı yastığımdan kaldırmaya bile mecalim kalmamış. Kanı çekilmiş karnıma bastırdığım yumruğumun. Biraz daha yaklaşıyorum anneme doğru. Kolları sanki gelmemi beklercesine açık kalmış. Gecenin yorgunluğundanmıdır bilinmez, gözleri yarı açık.
Yavaşça sokuluyorum kollarına. Buz gibi soğuk…
Kollarını etrafıma sarmasını bekliyorum, ama yapmıyor. Göğsünden gelen “tık tık” sesleri artık kesilmiş. Tek duyabildiğim yan tarafa sarkmış kolundaki saatin sesi…Korktuğumu bildiğini biliyorum. Her akşam duyduğum silah seslerinin kesilmesini beklerken korktuğumu bilir. Kolları daima beni kucaklamak için açılmıştır. Ama bu sefer farklı olduğunu hissediyorum. Daha küçüğüm… Belki 5 belki de 6'ma yeni basmışım bilemiyorum. Gece daha bir karanlık geliyor. Sanki duvarlar daha da yaklaşmış. Yıldızlar ışıltılarını hiç bulamayacaklarını anlayıp küsmüşler geceye. Güneş ise sadece sabah kendini gösterebiliyor sislerin ardından.
 Gölgelerde oynaşan canavarlardan birinin üzerime saldıracağını hissetmişçesine anneme biraz daha sokuluyorum. Ne olursa olsun o beni korur. Biliyorum.
Gölgeler mum ışığında kıpraşıyor. 1 haftadır kesik olan elektrikler hala gelmediği için gece lambasını kullanamıyoruz. Annemin söylediğine göre kötü adamlar burayı terkedesiye kadar ışıklar olmayacakmış. Geceleri yatmadan önce tanrıya yalvarıyorum kötü adamları götürmesi için. Umarım beni duyuyordur.
Kardeşim yanıma gelip kolumdan çekiştiriyor. Mi Hi. Benden  3 ya da 4 yaş daha büyük.
“Su Eun artık gitmeliyiz.” diye fısıldıyor. İri gözlerine dolan yaşlar, yavaşça yanaklarına dökülüyor. Ben de ağlıyorum. Ablam ne zaman ağlasa ben de ağlarım çünkü.
“Babamız bizi dışarıda bekliyor Su Eun.” diye sesleniyor. Fakat annemi bırakmaya niyetli değilim.
“Annem de gelsin Mi Hi. Onu uyandırmalıyız.” diyorum ve kollarımı annemin boynuna doluyorum.
Mi Hi ısrarcı bir iç çekişle koşmaya başlıyor. Merdivenlere çarpan kırmızı ayakkabılarını hayal edebiliyorum. Babamızın yılbaşında aldığı ayakkabı yüzünden çok kavga etmiştik. Hatta Mi Hi'ye ilk defa o zaman yumruk atmıştım. Annem beni azarlayınca da sandalyeye çöküp ağlamıştım. Aynılarından bana da almışlardı fakat bir haftalık yalvarışın sonunda.
“Su Eun buraya gel.” diyor ve kollarını açıyor babam. Daldığım hayallerden zorlukla sıyrılıyorum. Annemin soğuk kollarından ayrılıp babama sarılıyorum. “Annem de bizimle gelsin baba.” diye yalvarıyorum fakat babam başını iki yana sallıyor. Onun da gözleri yaşlanmış. Babamı ilk defa ağlarken o zaman görüyorum.
“Annen şimdi gelemez bebeğim. Biz gitmeliyiz.” diyor ve elimi tutması için Mi Hi'ye uzatıyor.
“Kardeşini arabaya götür Mi Hi.” diye emir verdikten sonra anneme dönüyor. Cılız bir ses duyuyorum. Sanırım Mi Hi'den. “Annem cennette mi baba?” diyor ve merdivenlere doğru bir adım atmadan önce duraksıyor. Babamın hızla kafa salladığı anı hatırlıyorum. Ellerini yüzüne kapatıyor.
“Mi Hi kardeşini çabuk çıkar buradan.”
Mi Hi beni sürükleyerek arabamıza götürüyor. Arka kapıyı açıp biniyor ve beni de sürüklüyor. Kapıyı kapatıp eğilmemi emrediyor. Dediğini yapıyorum. Genelde onu pek dinlemem ama içimdeki ses susmamı söylüyor.
Babamın arabaya bindiğini araba çalışasıya kadar anlamıyorum. Hızla arabayı sürerken annemin uyarıları geliyor aklıma. “Baba yavaşlamalısın.” diyorum ve Mi Hi'ye sarılıyorum.
“Hayır bebeğim. Gideceğimiz yere çabuk ulaşmalıyız.”
Denizin önünde duruyor sonunda. Sanki asırlardır arabadaymışız gibi hissediyorum. Ellerimizden tutuyor ve koşarak bir amcanın yanına gidiyor.
Amcayla bir şeyler konuştuktan sonra eğilip alınlarımızdan öpüyor.
“Bu amcanın adı Tae Jun. Onunla şu tekneye bineceksiniz ve yarın sabah yanınıza geleceğim. Bu yüzden uslu durmalısınız. Mi Hi. Şunu al.”
Mi Hi'nin avuçlarına bir kolye ucu bırakıyor. Sonra dikkatlice Mi Hi'nin gözlerine bakıyor. “Bunu saklayacağına bana söz vermelisin Mi Hi.”
Mi Hi hızla başını sallıyor. “Saklayacağım baba. Söz veriyorum.”
Ve babam bizi bırakıyor. El sallamadan ya da hoşça kal demeden. Sadece gidiyor. Annem gibi o da gidiyor.


Biz savaşın çocuklarıyız. Acının barındığı, kardeşliğin boynunu büküp kaybolmaya mecbur olduğu bir ülkenin çocuklarıyız. Kardeşin kardeşe silah çektiği, amcasını, dayısını öldürdüğü bir ülkenin çocuklarıyız. Ne körüz ne de sağır. Ellerimize tutuşturulan bıçaklar köreltmiş duygularımızı.
Nice akrabalarımızı kaybetmişiz sınırların ötesinde. Niceleri akraba olmuş, dertlerimizi unutmak için sarmalamışlar yüreklerimizi.
6 yaşındaki çocuğa düşüyor annesinin cansız bedenini sarmak kollarıyla. Ne zaman bitecek diye haykıramıyor. Bilmiyor çünkü her sabah onu öpücüklerle uyandıran annesinin o sabah son kez öptüğünü.
Bu mudur medeniyet? Eğer silah yöneltmekse akrabalara… Bırakın medeniyet uğramasın civarımıza.
Sınırın iki ucunda kalan akrabalar hiç buluşamayacaksa bir daha, istemiyorum medeniyet. Ben çocukluğumu istiyorum. Belki de birdaha hiç kavuşamayacağım annemi, babamı istiyorum.

5 Mart 2013 Salı

Küçük Bir Nokta.


Uçmaya çalışıp tökezleyen mavibalığın ilk yazısı. Kesinlikle başlardaki olay benim hayal ürünümdür. Uçmaya çabaladığım ilk adımlarım olarak gördüğüm bu yazıyı değerlendirirseniz sevinirim. Herhangi bir isi belirtmedim çünkü bu şekilde hisseden tek kişi değilim, biliyorum. Bu yüzden istediğiniz kişiyi düşünebilirsiniz. Lütfen görüşlerinizi bildirin.
Not: Fangörl duyguları ile yazılmıştır. 
Not2: Aslında paylaşmayacaktım ama ani karar değişikliği ile paylaşıyorum. Görüşlerinizi bilmemek beni çok üzer.
Not3: James Arthur Impossible ile okumanız şiddetle tavsiye edilir.

~Tüm hayranlarının arasından amaçsızca sana bağırmak neşelendirmiyor beni. Büyük bir okyanusun arasındaki bir köpük kadar değersiz hissediyorum kendimi sana uzaktan bakarken. Beni asla duyamayacağını bildiğim için bağırmıyorum sana. “Seni seviyorum!” diye çığlık atarak boğazımı harap etmiyorum. Ya da delirmişçesine sesimi sana ulaştırmayı denemiyorum. Ellerine bir saniye dokunmak için onca insanla da yarışmıyorum. Sana bakmak neden yetmesin hem? Umutsuzca dökülen gözyaşlarım arasından ismini fısıldamak daha hoş geliyor kulağa. 
Sen sahnede şarkını söylerken sana eşlik edebilmek için bağırmaya ihtiyaç duymuyorum sadece. Gözlerimi kapatıp sesini dinlemek için sessizliğe gömüldüğümde tek yaptığım şeyin sesini hafızama kazımak olduğunu asla bilmeyeceksin. Kalbimin sesinin tonuyla attığını asla bilmeyeceksin. O anda çığlık atarak seni duymama engel olan insanlara ettiğim küfürleri asla bilemeyeceksin. Belki de evimde oturup yazdığım bu yazı sadece bana saklı kalacak. Tüm gözyaşlarımı üzerine akıttıktan sonra ‘değer vermiyormuşum’ gibi çöpe atacağım onu da. Sana olan duygularımı yazdığım diğer kâğıtlar gibi sonsuzluğa kaybolacak tüm kelimelerim. Onların arkasından bakıp gülümseyeceğim. Sana gittiğini varsayıp duygularımı tekrardan kalbime gömeceğim.  ‘Benim her şeyimsin.’ dediğin videoyu milyonlarca kez izleyip alışacağım. Belki acı çekeceğim, ağlayacağım. Nefes alamayacağım bir daha belki de. Kim umursar ki bunu? Düşünsene koskoca bir evren var. O evrende dünya adında bir gezegen yer alıyor. O gezegenin maviliklerinin ortasında devasa kara parçaları, onların birinde de minik bir ülke yer alıyor.  Bu ülkenin bir köşesine benim şehrimin adı verilmiş. Ve o şehrin bilmem ne ilçesinde mutsuz ve yalnız bir kız var. Dertleri olduğunu söyleyip yakınıyor. KİM UMURSAR?
Kim umursar umursamıyorum ben de. Senin umursamayacağını bildiğim içindir belki de, hayata daha gri bir gözlük takarak bakmayı deniyorum artık. Güneş yerini gri bulutlara bırakıyor. Mavi gökyüzünün üzerini sarmış gri hayallerim. Biliyorum bunu da umursamayacaksın.
Çünkü dünyada küçücük bir noktayım ben. Sen ise kendine seni sevenlerin kalplerinden birer demet ekleyerek kalbine, sonsuzluğa ulaşmışsın.
Seni umursuyorum. Umursamayacağını biliyorum. Ama kalbine eklediğim demete tüm sevgimi koyduğumu da hissetmeni diliyorum. Bilmeni istediğim tek şey, o koca okyanusun ortasındaki mavi bir nokta seni gerçekten umursuyor. Ve o nokta tüm kalbiyle fısıldıyor. “Seni seviyorum…”~

Mavi Balık Uçuyor...


Merhaba sevgili balıklarım. Siz de benim gibi uçmaya heveslenip bir adım attığınızda karşınıza çıkan engeller sonucu uçamıyor musunuz?
Size bir önerim var. Asla pes etmeyin. Başkalarının uçamayacağınızı söylemeleri, uçamayacağınız anlamına gelmez! 
Sıkı durun. Uçmanın bir yolunu biliyorum. Kendinizi hazırlayın ve hayali kanatlarınızı ellerinize alın. Ne duruyorsunuz? Alın hadi. İşte şimdi benimle birlikte yazarak uçmaya hazırsınız. Hayal gücünüzde hiçbir şey imkansız değildir. 
Yazmaya devam edin. Bir gün uçtuğunuzu fark edeceksiniz. O zaman size engel olanlara dönüp dil çıkarabilirsiniz.
O zaman uçmaya başlayalım!